« ONDAN ŞİKAYET, BUNDAN ŞİKAYET: | Home | BÖYLE KİTABI BEN DE YAZARIM! »
*BARTHOLOMEOS'LA TARİHTE BUGÜN
By admin | Ocak 26, 2010
Prof. Dr. Cihan Dura
Fener Rum Patriği Bartholomeos, Amerikan CBS televizyonunda yayımlanan bir programda sunucu Bop Simon’a içini dökmüş, basından (21.12.2009) derliyorum:
“Türkiye’de “ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz. Türk vatandaşlarına tanınan haklardan tam olarak yararlanmadığımızı hissediyoruz. Türkiye Kudüs’ün devamı, bizim için onun kadar kutsal ve mübarek bir toprak. Bazen çarmıha geriliyor olsak da burada kalmayı tercih ederiz. Çünkü biz yeniden dirilmeye inanıyoruz. İncil’de, İncil’in bize sadece Hz. İsa’ya inanmamız için değil, Hz. İsa için acı çekmemiz için verildiği yazıyor. Biz ülkemizi seviyoruz.
Burada doğduk, burada ölmek istiyoruz. Kilisemizin, Konstantinopolis kilisesinin kuruluşundan beri biz buradayız. Bu ülke Müslüman olmadan önce de biz buradaydık. 17 yüzyıldır olduğu gibi misyonumuzun burada olduğunu hissediyoruz. Bizim ülkemizin yetkililerinin bu tarihe neden saygı göstermediğini merak ediyorum. Ruhban okulumuzun sebepsiz yere kapalı, kullanılmaz halde tutmak yazıktır, utanç vericidir, suçtur”.
Papazın bu ima dolu sözleri beni geçmişe, önce 1919 yılına, İstiklal Harbimize götürdü: 17 Ekim … Rum ve Ermeni patrikleri, yüksek komiserlerden bütün Türkiye’nin işgalini istiyor. Sonra Nutuk’tan şu sözler çınladı kulağımda: “Memleketin her tarafında Hıristiyan azınlıklar gizli veya açıktan kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.”Ardından daha ötelere sürüklenip tarihin dehlizlerine girdim, 1800’lü yıllarda buldum kendimi: Sanayi Devrimi dünyayı sarsmaya devam ediyor. Gözünü hırs bürümüş, hızla sanayileşen Batı’nın Osmanlı ülkesine sızma hareketini görüyorum. İki koldan yürütülüyor bu sızma: Ekonomik stratejiler, sosyal yapı değişiklikleri (Geleneksel yapıların çökertilmesi).
- Uygun ekonomik stratejilerle, zor durumda olan Osmanlı’ya, önce iç ve dış ticaretin önündeki koruma önlemleri kaldırtılıyor. Ekonomi Avrupalıların serbest kullanımına açılıyor; başlıca 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Antlaşması, borçlandırma, özelleştirme, yabancı sermaye girişi yoluyla…
- Ekonomik ve Sosyal Yapı Değişiklikleri… İngiltere Osmanlı’nın kendine özgü yapılarını yıkarak kendi ekonomik düzenini Türkiye’ye sokuyor, yani kapitalizmi… Sözde reformlar yoluyla Hıristiyan azınlıklar azdırılıyor; İngiltere’nin, Çirkin Batı’nın içerdeki ortağı (işbirlikçisi) konumuna getiriliyor. Araç olarak 1839 Tanzimat Fermanı ile 1856 Islahat Fermanı kullanılıyor. İngiltere 1856 Islahat Fermanı ile, yabancıya toprak satışının serbest bırakılması taahhüdünü alıyor. Yasa 1867’de çıkarılıyor.
Yöneticiler bunları yerine getirdikçe, İmparatorluk da hızla çözülerek çöküşe geçiyor, yaklaşık 80 yıl sonra da tarihe karışıyor.
A) Osmanlı toplumunda 1800’lü yıllarda meydana gelen bu değişikliklerden yabancılar kârlı çıktı. Ancak kârlı çıkanlar yalnız yabancılar değildi, aynı zamanda Osmanlı azınlıkları idi.
Haydar Kazgan’ın değerli bir makalesinde[i] açıkladığı gibi Batı uygarlığının kültür, bilim ve sanatı Osmanlı eğitim ve öğretim sistemine 1800’lerin ikinci yarısında girmeye başlamıştır. Ne var ki bu sızma azınlıklar bakımından daha gerilere götürülebilir. Çünkü Hıristiyan misyonerler Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde eğitim kurumları oluşturmaya başlayalı epey olmuştu. Söz konusu kurumlar azınlıklara yönelikti ve azınlıkların Avrupa kültür ve sanatı ile ilk temaslarını sağlamışlardı. Ancak azınlıklar adı geçen okullara başlangıçta ilgi göstermedi. Ne zaman ki serbest ticaret sayesinde “Batı mallarının getirdiği tüketim tarzı ve bu malların pazarlanmasına katılımın sağladığı ekonomik faydalar” ortaya çıktı, azınlıkların da tutumu değişti.
Bu değişimi değerli iktisat tarihçimizin, H. Kazgan’ın yukarda zikrettiğim makalesinden faydalanarak ana çizgileriyle açıklamak isterim.
Avrupa Osmanlı ekonomisine nüfuz ettikçe, Osmanlı azınlıkları şunu fark ettiler: Batı kapitalistleri ve tüccarlarıyla kuracakları ilişkiler, Avrupa mallarını ithal edip pazarlamaları, kendilerine büyük faydalar sağlayacaktı. Bunun için Batı kültür ve değerlerini öğrenmeli, onların istediği becerileri kazanmalıydılar. Nasıl? Tabiî eğitim yoluyla! Onlara gerekli becerileri kazandıracak kurumlar da hazırdı: Misyoner okulları! Batı ile kültürel diyaloglarını ve işbirliği yapmalarını bu kuruluşlar sağlayacaktı. Bunu böyle kabul edince, çocuklarını -başlangıçta ilgisiz kaldıkları- misyoner okullarına hevesle göndermeye başladılar. Azınlıklar böylece emperyalizm ile bütünleşmeye, onun içimizdeki eli kolu olmaya başladılar. Tabii, karşılıklı oldu bu aşk, birbirlerine âdeta koştular; ortak din, maddî kazanç ve eğitim temelinde.
Osmanlı’ya zorla kabul ettirilen yeni ticaret düzeni, misyoner okullarında ders programlarının yeniden düzenlenmesi sonucunu çoktan vermişti. Çünkü Avrupamerkantilist ticaretten kapitalist ve büyük sermayeli ticarete geçiyordu. Yeni ticaret düzeninin gerektirdiği muhasebe, ticarî hesap, ticarî haberleşme, mal bilgisi gibi dersler misyoner okullarının programlarına konmuştu. Başta Ermeniler, azınlıkların arayıp da bulamadıkları da bunlardı. Örneğin çeşitli Katolik misyonlarının, Fransız hükümetlerinin de desteğiyle, İstanbul, Rumeli ve Anadolu şehirlerinde kurdukları okulların amacı; öncelikle Katolik mezhebinin yayılması olmakla birlikte, bunlar daha sonraları Fransız mallarının talebini geliştirecek kültür davranışları ve tüketim tercihlerini yayan kurumlar haline gelmiştir.
B) 1850’lerden itibaren İstanbul (Beyoğlu) başta olmak üzere, İmparatorluğun başlıca şehirlerindeki Avrupa malları satan dükkân ve mağazaların kurucu, yönetici ve personelinin büyük bir kısmı, misyoner okullarında yetişmiş olan azınlıklardı. Genel olarak diyebiliriz ki azınlıklar kısa bir süre içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafında İngiliz, Fransız, İtalyan,… mallarının pazarlayıcıları olarak ortaya çıktılar. Bu şekilde Türk-Müslüman unsurlar aleyhine olmak üzere hızla zenginleştiler, toplam gelirden gittikçe daha büyük pay almaya başladılar. İmparatorlukta Batı tipi bir ticaret burjuvazisini oluşturdular. Türk-Müslüman unsurlar aleyhine olan bu yapısal değişimin sonucunu İsmail Gaspıralı (1851-1914) bir yazısında[ii] ne güzel anlatıyor, özetliyorum:
Her kavim ve millete Osmanlı toprağında verilmiş olan müsaade hiçbir ülkede yoktur. Her alanda çalışıyorlar, rızık ve rahatlarını temin ediyorlar. Yalnız biz, biz Müslümanlar hakkıyla istifade edemiyoruz. Babıâli Caddesi boyunca yürüyünce bunun apaçık kanıtlarını gördüm: Şamlıyan Eczanesi, Vafyadi Fotoğrafhanesi, sağ tarafta Kayserliyan mağazası, komşusu Agopyan Dökmecihanesi, karşısında Miltidai Fotoğrafhanesi… Sol tarafta Mihran Matbaası, biraz ilerde Kitapçı Kapsar Efendi, onun ilerisinde Arakil Ağa Kitabevi…. Matbaaya girdim, makine başında Bogos Ağa, mürettiplerin çoğu biraderi. İki kitap aldım: Ali Bey yazmış, Artin Efendi yayımlamış; Selim Efendi yazmış, Hoçadar Ağa yayımlamış. Bizim Tercüman gazetesi bile yayıncı Jozef Efendi’nin himmetiyle basılabiliyor… Ey Türkler nedir bu halimiz? Türkiye’de Türkler çok daha fazla işlemelidir. Tüccar mağazalarında, tezgâhlarda, fabrikalarda, denizlerde çalışmalıdır.
C) Yukarda sözünü ettiğim misyoner okulu çıkışlı azınlıklar, Batı piyasaları ile kurdukları haberleşme ağı sayesinde, İmparatorluğun ihracatında da etkili olmaya başladılar. Gerçi daha önceleri de dış ticaret Ermeni, Rum ve Musevî azınlıkların elindeydi ama bu kez durum farklıydı: Artık merkantilist ticaretin yerini büyük sanayiye dayalı kapitalist ticaret almıştı. Dış ticaret artık yepyeni bilgi ve davranışlar gerektiriyordu. Batılı şirketlerle, pazarlama kuruluşları ile işbirliği yapma, ortaklık kurma zorunluluğu getiriyordu. Bu gerekleri yerine getirenler de doğal olarak misyoner okullarında yetişmiş azınlıklar oldu.
Azınlıklar zamanla işi daha da ileri götürdüler: Sözünü ettiğim ticaret uygulamaları içinde, gittikçe daha fazla pratikte yetişme ve tecrübe imkânlarına kavuştular. Kapitalist olarak, yönetici ve memur olarak, yine Türk-Müslüman unsurların aleyhine gelir bölüşümünü daha fazla kendi lehlerine çevirmeyi sürdürdüler. Giderek artan zenginlikleri, onları “yeni-Batı tarzı tüketim modeli”nin öncüleri haline getirdi. Yeni tüketim modeli, azınlıklar dışında Türk-Müslüman unsur olarak hemen yalnızca Saray’la üst yönetim kadrolarını etkiledi. Türlü engeller nedeniyle daha alt tabakada bulunan Türk-Müslüman tebaa’ya pek az yayıldı.
***
Bartholomeos… Fener Rum Patriği!… Ama o, “Ben Ekümenik Patrik’im” diyor.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti bu unvanı reddetmiş. Onun, kadim koruyucusu Emperyalizm var arkasında, hiç pabuç bırakır mı? Üstelik Türkiye’nin en güçsüz olduğu bir zaman… Bu sıfatı dışarıda, uluslararası toplantılarda çekinmeden kullanıyor. Kadim müttefiki Avrupa’da, Amerika’da bu unvanla karşılanıyor. Yunanistan uluslararası gezileri için “Ekümenik Patrik” armalı uçak bile tahsis etmiş.
Bartho’nun bir büyük hedefi daha var: Türkiye’de Ortodoks Hıristiyan sayısı yalnızca 4000, Kilise kayıtlarına göre 1250… Bu kadarcık Rum Ortodoks için din adamları yetiştirecek okulu, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açtırmak! Ama bir kamuflaj bu … Üç aşamalı büyük bir planın parçası bu: Ekümenik” sıfatını resmîleştirmek… Heybeliada Ruhban Okulu’nu Patrikhane’ye bağlı bir kurum haline getirmek… Türkiye’de Emperyalizm’in koruması altında, onun emrinde güçlü bir politik merkez oluşturmak…
Kuşkusuz daha ilerisi de var bu planın: Önce AB uyum yasaları sayesinde, İstanbul’a göçler, toprak alımları, çoğalan yabancı-Hıristiyan unsurların koloniler oluşturması… Ve sonra?…
Bartho ataları gibi Emperyalizm ile içli dışlı, Emperyalizm ile dirsek temasında… Bu uğursuz işbirliğinin, tarihte Türk milletine nelere mal olduğunu yukarda gördük.
Bir planı olmayan, başkalarının planının parçası olur.
Hüner yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görmektir.
Tarih affetmez, aman dikkat!
***********
[i] Haydar Kazgan, “Tanzimat Sonrası Kültür Değişmelerinin Ekonomik Temelleri”, Sosyal Bilimler Dergisi, II (2-3), 1995, ss. 34-43.
[ii] İsmail Gaspıralı, “Babıâli Caddesinde Bir Seyahat”, Türk Yolu, S.11, Mayıs-Haziran 2006, ss.92-93.
http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=501&Itemid=1
Topics: -Prof.Dr. Cihan Dura | No Comments »
